31 Aralık 2012 Pazartesi

Bir Doğum


2012 son anda bize bir bebek getirdi. Kızımın süt annesi ve aynı zamanda süt kızımın annesi canım dostum Zeynep’in bir oğlu doğdu 2 gün önce. Doğumunun neredeyse başından itibaren hastanede yanında bulundum ve eğer normal olsaydı doğumuna girip ona destek olacaktım.  Mecburi sebeplerden dolayı son anda sezeryan olması gerekti ancak biz her şeyin hayırlısı deyip bebeğin sağlıkla dünyaya gelişinin mutluluğunu yaşadık. Bundan önemli ne olabilir ki zaten.

Devamı..

27 Aralık 2012 Perşembe

Paylaşılamayan Anne Sendromu


“Anne beni sev” diyerek geliyor yanıma. Gün içinde kırk kez sarılıp öpmeme rağmen, oğlum uyurken özellikle onu yanıma alıp birebir tüm mevcudiyetimle onun olmama rağmen söylüyor bana bunu. Hiç beklenmedik bir anda, durup dururken dökülüyor bu kelimeler ağzından. O bana “Anne beni sev” diyor, benim vicdanım yerle yeksan oluyor. Kendimi sorgularken buluyorum bir anda, yoksa yeteri kadar sevmiyor muyum?
Devamı..

26 Aralık 2012 Çarşamba

İkizden Farkı Var Mı?


Oğlum doğduğundan beri, kızımda bir oğlumu taklit etme hali mevcut ve ben bunun önünü alamıyorum. Pedagojik olarak normal bir süreç tabi bunu biliyorum. Oğlum da büyüdükçe ve ortamı algıladıkça ablasını örnek alarak taklit etmeye başladı.

İkiz olsalardı bir şey fark etmezdi bence, en azından tek doğumla ikisini birden çıkarırdım aradan, büyür giderlerdi beraber. Çünkü şu an bir abla-kardeş yok bizim evde, iki bebek var. İkisini birden aynı anda uyutması mümkün olmayan, gece biri ağlayarak uyanırsa diğeri de az sonra ağlayarak uyanan, sabahları aynı saatte kalkan, gün içinde hep birlikte vakit geçiren, yiyen, içen, oynayan, ağlayan, deliren, birbirini etkileyen, dönüştüren iki bebek var evimde.
Devamı..

25 Aralık 2012 Salı

Değişen Anneliğim


Uzun süreli blog tutmanın en büyük yararlarından biri, insanın her an değişen ve gelişen bir varlık olduğunun belgeli kanıtı olmasıdır herhalde. Kızımın bebekliğinde yazdığım yazıları bazen mizah niyetine okuyup, bolca kahkaha attığımı söylemiştim daha önce. Bazen özellikle yedirme, içirme, uyku konusunda ben neymişim meğer, ne kasıntı, ne plancı, ne takıntılı, ne sorunlu bir tipmişim diyorum. Zavallı kızım ve zavallı oğlum.
Devamı..

24 Aralık 2012 Pazartesi

Anneliğin Kitabına Sığmaz


Çocuklarımız bizim aracılığımızla dünyaya gelen, tüm sorumluluğu bize ait olan, bakımı, yetiştirmesi, eğitimi hiç de kolay olmayan, kalbimize bambaşka bir sevgiyi tattıran can varlıklarımız ama mal varlıklarımız değil.

Mal varlıklarımızı kenara koyar biriktiririz, satarız, harcarız, böleriz, yağmalarız, kısaca istediğimiz gibi tasarruf edebiliriz malımız üzerinde. Evlatlarımızsa sadece emanetlerimiz. Bunun bilincinde olmayan, evlatlarına malı gibi davranan öyle aileler ve en önemlisi anneler görüyorum ki aklım almıyor.
Devamı

22 Aralık 2012 Cumartesi

Hoşçakal Blog


Ben senden gidiyorum blog ama tüm sevenlerimi de yanıma alıyorum.

“Ben Kızımın Delisiyim” bloguma artık veda ediyorum.  Vedaları hiç sevmem, o sebepten hiç hüzünlenip gözyaşı dökmeden hızla uzaklaşıyorum. Keşke tüm vedaların ucunda böyle güzel bir başlangıç olsa. Artık yeni blogum www.coluklucocuklu.com ile yepyeni bir isim ve yepyeni bir yüzle karşınızdayım.

Bu blogu hemen terk etmeyeceğim. Herkesin alıştığına emin olana kadar buradan diğer bloguma link vermeye devam edeceğim.

Yeni yazım orada. Sevgiler:)

13 Aralık 2012 Perşembe

Ellerim Boş Bak Şimdi...

Avcumun içi bomboş. Hiç biriktirmediklerim duruyor içinde. Ne avcumdalar şimdi, ne de kalbimde. Biriktirmek üzerine kurulmuş bir hayatı sevemedim hiç. Ne parayı pulu, ne de kini nefreti biriktirebildim. Birikim olsun diye herkese dost deyip üst üste yığamadım insanları/tanıdıkları, telefonumun rehberi dahi kuru bir kalabalıktan ibarettir o yüzden.  

Çokluğu en çok sevgide sevdim ama onun bile aşırısından imtina ettim. Sevgi dediğini de bol keseden harcamamayı, insanın sevgisinin en çok kalbinde, kalbin de en çok ailede olduğunu öğrendim. Birilerinin dediği bir şeylere çok fazla alınabilecekken takılmamayı, sevdiklerimin bilerek ya da bilmeyerek açtıkları yaraları çabucak sarıp iyileştirmeyi bildim.

5 Aralık 2012 Çarşamba

Onun Artık Dişi Var

Kalabalık aileleri çok seviyorum. Ne kadar kalabalık o kadar sıcak geliyor bana. Hani çocuk dediğinin bakımı, büyütmesi, yürütmesi, eğitmesi zor olmasaydı, büyük bir emek gerektirmeseydi en az 5 çocuk isterdim.

İşte kalabalığı sevdiğimden, insanların bir araya toplandığı ortamları da seviyorum. Bizim aile kültürümüzde yakın ailenin, arkadaş çevresinin vs. bir arada toplanıp da bir şeyleri kutlama adeti pek yoktu/r. Doğum günlerimiz bir pasta, bir de anne baba eşliğinde kutlanıp olur biterdi. İşte ben bunu değiştiriyorum şimdi.

27 Kasım 2012 Salı

Uyumam, Uyuma, Uyumasınlar

Vakti zamanında kızım diş çıkarırmış, hasta olurmuş uyumazmış ben bunları dert edermişim. Mesela gece 3 saat uyumamış da sonra uyumuş diye söylenirmişim. Ekstrem şartlar olmadığı sürece de gecede 1-2 kez uyanıp uyuyan bir bebekmiş aslında da ben hiç uyanmasın istermişim. Kısaca, şimdiki bana göre o zamanki ben masal gibi bir şeymişim.

Benim oğlum var ya benim oğlum… Uyumadan yaşayan bebekler sınıfında ilk 3’e oynar, bu kadar da iddialıyım. 7 Aylık bir çocuk gündüz toplam da 2 ya da 3 kez 15-20 dakika uyuyarak günü geçirir mi? Hadi onu geçtim gece boyu saat başı uyanıp, emzirmezsem dünyayı yıkıp sürekli emerek uyur mu? Ben oğlumda hiçbir yöntem vs. geliştiremedim ne yazık ki. Aylardır 2 saat aralıksız uyuduğunu bilmiyorum, araba yolculuğu ve hareket halinde pusetle dışarda gezmek dışında.

Hatalı Yayım Bildirimi

Sevgili takipçilerim,

Ne yazık ki, blogumda dün bir link yayımlanmış. Ben bunu bugün girince farkettim ve hemen sildim. Spamler basmış, şifremi çözmüş olmuş bir şeyler. Şimdi önlemimi aldım, güvenlik oranımı arttırdım yani öyle umuyorum. Mağdur olan varsa benden kaynaklı olmasa da çok özür diliyorum.

Sevgiler.

22 Kasım 2012 Perşembe

Göz Görünce Gönül Yine Katlanır

Benim içim sızladı tuttum gözyaşlarımı, sen ağladın benim de gözyaşlarımı. Biliyorum ve biliyorsun, kabullenmek zor olsa da kabullenmek zorundayız. Hayat hep bizim istediğimiz gibi gitmiyor ve bizim beklediğimizi de vermiyor. Beklenmedik şekilde elimizden aldıkları da oluyor yerine koydukları da.

Gidenlerin yeri hiç dolmuyor, doldurulmuyor. Doldurmaya çalışanlar nafile bir telaşla yoruyor kendilerini. Keşke olmasa, adı, sanı, varlığı yok olsa keşke, kin duymak nedir bilmezken bize kini öğretenler çıkıp gitse, yaşayıp yaşattıklarından ve yaptıklarından utanmadan gülümseyen maskeli yüzler bıraksa yakamızı diye düşünmenin, delirmenin ve dövünmenin boş olduğunu bilecek yaştayız.

11 Kasım 2012 Pazar

Sussss

Rahmetli annemin patenti kendisine ait olmasa da sıkça tekrarladığı harika biz söz vardı; herkes layığını bulur!

Şimdi ben... Oturacağım sağlam bir yere ve hiç istifimi bozmadan izleyeceğim layığını bulmuşların hikayesini. Bu dizi kaç sezon sürer bilemem ama pek bayacak gibi görünmüyor. Ben en çok final bölümünü merak ediyorum.

Aslında sözün özü, insan hakettiğini yaşar. Bunun üstüne de söylenecek söz yok, 'sus'tayım şimdi.

7 Kasım 2012 Çarşamba

Zor Olan Ne?

Çocuklarımı çok seviyorum, her şeyden ve herkesten çok. Kalbimde hep bir şükür şükür şükür şükür… sözcüğüyle yaşıyorum ve varlıklarının değerini çok iyi biliyorum buna da çok şükür.

İki çocuk gerçekten kolay değil hele ki aralarında 22 ay olan iki çocuksa bu hiç kolay değil. Belki ikiz annesi olmak bundan daha zordur, üçüz annesi olmaksa kesin daha zordur ya da üç veya üstü sayıda çocuk annesi olmak. Kısaca, her zorun daha zoru vardır ve belki bir başka gözden bakılınca benim işim daha kolaydır. Objektif olarak kendi durumumu değerlendirince de durumun benim için o kadar da iç karartıcı olmadığını görüyorum. Oğlumun 7 aylık olmasına az kalan şu günlerde her şey düne göre daha kolay ve dışardan alabildiğim desteklerle de bu iki çocuklu anne olma durumunu da epey rayına oturttum aslında.
Her şeye rağmen, öyle ya da böyle bu annelik hiç kolay değil. Bazen çok bunaldığım anlarda karşıma çıkan ilk kişiye çok zor çok diye dert yanarken buluyorum kendimi. Peki çok zor çok derken neyi mi kastediyorum? Birkaç örnekle açıklamak isterim.

19 Ekim 2012 Cuma

Saldım Çayıra Ekolü

Çocuk eğitimi, gelişimi, beslenmesi, uyuması gibi konularda okuyup araştırmayı, ekoller peşinde koşmayı çoktan bıraktım, bizdeki ekolün şu sıralar başlığı; Saldım Çayıra. Nasıl bir yöntem bu saldım çayıra derseniz hemen bir özet geçeyim, keza geçenlerde blog yazmaya yeni başladığım zamanlara gidip kızım bebekken uyguladığım uyutma, besleme, eğitme vs. yöntemlerini içeren yazılarımı mizah niyetine okuyup bolca kahkaha attım. Onca şeyi yazıp uygulayan ben miymişim dedim kendime inanamadım. İnanamadım evet çünkü çoğunu hatırlayamıyorum bile. Her hamilelik ve doğumla beraber IQ’mda bir düşüş olduğuna ve aynı zamanda hafızamda bazı şeylerin silindiğine inanıyorum aslında. Anne olmanın bana bir hediyesi unutkanlığımın artmasıdır çok şükür ki Alzheimer derecesinde değil şimdilik, onun için birkaç kez daha hamile kalıp çocuk doğurmam gerekiyor sanırım.

Saldım çayıra metodu harika bir yöntem aslında. Şöyle ki, siz hiçbir şeyi hesaplayıp planlamıyorsunuz her şey kendiliğinden gelişiyor.

7 Ekim 2012 Pazar

İki Gözüm İki Çeşme



Çok oldu efkarlanmayı bırakalı ya da bir türlü efkarlanamayalı demeliyim sanırım. Benim için bir efkarın içinde derin düşüncelere dalmak iç huzuruna vesiledir çünkü. Derin derin düşünüp dünden ve bugünden olan bir şeyler üzerine, içindeki zehri akıtmak gibidir. Gelecek üzerine düşünüp hayaller kurmayı bırakalı çok olduğundan ne zehri olur içimde ne de panzehiri. Belki de bu yüzdendir taş üstüne koyacağım taşların hesabını yapmayışım ve taş hesabıyla hiç uğraşmayışım.

1 Ekim 2012 Pazartesi

12+7

Oğlumun bir hayat felsefesi var. Bebek deyip geçmiyorum ve olduğuna inanıyorum. Yalnız bu felsefeden zaman içinde vazgeçip değiştireceği yönünde umudum var. Şöyle ki; hayat ya anneyi emerken ya da pozitif elektrik aldıklarımın kucağında güzel. İşte bu felsefeden olacak, “koyduğum yerde 5 dakika durmuyor bu bebek” diyengillerdenim. Böyle bebeklere kucakçı da diyorlar ama nedense o sıfat bana itici geliyor. Kucağı seven, insan sıcaklığının düşkünü diyorum ben ona.

Kızımsa tam tersi hiç kucak düşkünü olmadı yani çok şükür olmadı, yoksa nasıl geçerdi hamilelik düşünemiyorum bile. Yalnız son zamanlarda kardeşini sürekli kucakta gördüğünden olacak, "anne beni kucağına av" diyerek o da kucağıma gelmek istiyor. İyi güzel hoş da, bunu özellikle kardeşi kucağımdayken yapıyor oluşu zor çünkü bir tarafımda kardeş, bir tarafımda o olunca, hele bir de hanımefendinin belirlediği koordinatları tek tek gezerken belim ağrımaya başlıyor. Hele ikisinin toplamda 19 kilo civarı olduğunu düşünürsek.

24 Eylül 2012 Pazartesi

Kızım ve Oğlum

Her çocuk birbirinden farklı olurmuş, her kardeş de öyle. İki kez anne oldum ve her ikisinin hamileliğinden doğumuna, doğumdan sonraki yaşayıp yaşattıkları o kadar farklıydı ki.

İkinci hamileliğim ilkine göre oldukça ağır geçti. Hep bir ağrım, hep bir sızlanmam oldu. Kızım 40 haftayı tamamlayıp bizi 4 gün fazladan bekletmesine ragmen, oglum sabırsız çıktı. 36 haftaya 3 gün kala geldi dünyaya. Kızımı da normal doğumla dünyaya getirdim oğlumu da.İlk anda gördüm ikisini de ve hemen yanıma getirdiler, gözyaşlarıyla kokladım ama kızım doğum sonrası odama getirilip yarim saat sonra emzirmeme rağmen, oğlumu dört gözle odada beklerken küvöze gittiği haberini aldim.

13 Eylül 2012 Perşembe

Gelgitlerim


Çocuklarımı seviyorum hem de canımdan çok. Varlıklarından da en ufak bir şikayetim olamaz elbette ama bu iki çocuklu olma durumu benim dengelerimi gerçekten bozdu. İki çocuğumun da bu kadar yakın yaşta olması çok istediğim bir durumdu oysa ama değişen hayatım, artan sorumluluklarım beni zaman zaman bunalıma sevkediyor. Önüm, arkam, sağım, solum, dört bir yanım çocuk. Sadece iki çocukla kendimi kreşte gibi hissediyorum.
Bu durumu algılama biçimi, kabullenme, duygu dalgalanmaları kişiden kişiye çok değişir eminim. Herkesin farklı yaşam biçimleri, sosyal hayatları var ve işte tam da bu noktada düğümleniyor her şey benim için.

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Aynı Anda Gülen İki Melek


Bu sıra her anımdan hüzün fışkırıyormuş gibi bir havaya büründüm ama yok canım o kadar da değil. Tamam moralim bozuluyor bazen, malum yeni doğum yapmış anne sendromu da üzerimde, kıyıdan köşeden armudun sapıyla üzümün çöpüne de takıyorum, bir de yaşadığım gerçek üzüntülerle bir araya gelince oturup sıkıntılı sıkıntılı yazıyorum.
Bir de bu sıra iyi ve güzel olan şeylerden bahsetmeye korkuyorum. Sanki dokunsam büyü bozulacak aman nazar değmesin misali;) Sonuç itibariyle iki çocuklu bir anneyim. Eşimi de yanıma çekip dörtlü fotoğraflar çekmek en büyük hobim. Gerçi eşim bu dörtlünün bir arada poz vermesinden fena halde rahatsız çünkü amacın geleceğe bırakılan değerli bir anı olması dışında benim kendimi tutamayıp fotoğrafları internet aleminde paylaşmamdan muzdarip. Bende bir de internet bağımlısı anne sendromu var ki geçeceğini hiç sanmıyorum.

28 Ağustos 2012 Salı

Sustum Yine Saygımdan

Uzun zamandır ilk kez derin düşünme fırsatı buluyorum. Vakitsizlikten değildi bugüne kadar ki düşünemeyişim, aklım, beynim o kadar karışık ve allak bullaktı ki yeni yeni şeffaflaşmaya başlıyor. Öyle ya da böyle ikinci bir çocuk, iki çocuğa birden yetebilme mücadelesi, anneliğin getirdiği sorumluluğun insanın içinde açtığı çıkmazlar ve hiçbir şeyin eskisi gibi olmayışı; hayallerin bile. Bir anda çok ciddi bir yükseklikten yere çakılmak gibi bir his, güzel duyguların yanında yaşattığı akla ziyan karmaşıklıklar. Herkes için geçerli olmayabilir belki ama bana epey ağır geldi.

21 Ağustos 2012 Salı

Ah Olaydın..


Keşke gitmeseydin.. Gitmeseydin sen, olduğum yerde olmasaydım da olduğum yerde kalsaydım. Ne gariptir ki tüm kazandıklarımı vermeye razı olurdum hiç olmamışçasına. Senden sonra bana katılan her bir şeyi yok sayardım ah olaydın. Sen olaydın ben dünde kalmaya razıydım, bugün yanımdakilerle değil dünkü yalnızlığımla olmaya, senli tek kalmaya. Hayat da sendin, aşk da, dost da...

Ah olaydın sen, sen olaydın ben bugünümü yok saymaya razıydım.. Razıydım..

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Annelik Girdabı

Üzerimde bir atalet var atamadım bir türlü. Tabi atalet deyince yatış yapıyormuşum gibi anlaşılmasın aksine bol bol aktivite içinde atıl kalıyorum. Artık çoluk çocuk şöyle, iki çocuklu hayat böyle, oğlum uyumaz, kızım vah kızım vs. gibilerinden dert yanmaktan da sıkıldım. Kendimden de sıkıldım yani hep aynı şeyleri tekrar ediyorum. Evet bu sıra her gün aynı filmi çeviriyorum ama kendimle beraber çevreyi de sıkmasam iyi olur.

Sahi nerede kalmıştım. Ahhh bir türlü veremediğim tezim. Oğlumun erken doğması sebebiyle bitiremediğim master hayatım. Daha kızıma hamileyken başladığım yılan hikayesine dönen eğitim aşkım. Özledim hem de öyle böyle değil.

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Bir Mücadeledir O; "Sadece Anne Sütü"

Bu dünyada bazı şeyler vardır ve başa gelmeden bilinmez ya hani. Bilinse de yaşamadan anlaşılmaz, içine girmemiş birinin uzaktan söyledikleri kuru bir teselli kalır ya hani. İşte annelik de tam olarak bu gruba dahil kanımca. Az da olsa çevresinde görüp bilenler ve yeni bir annenin yaşadıklarına şahit olanlar bile ucundan kıyısından anlar yaşananları.

Kızımı o sırada bulunduğum zaman ve mekan koşullarının ruh halimin normal kalabilmesine uygun olmaması sebebiyle 1 aya yakın emzirebilmiş ve 1,5 ay anne sütünü takviyelerle verebilmiş bir anneyim ben. Dolayısıyla öyle çok da bir emzirme tecrübem olduğu söylenemez.
Emzirmenin cidden bir sabır işi olduğunu, bir fedakarlık olduğunu ve gerçek bir mücadele olduğunu ikinci çocuğumda anladım. Bahsettiğim salt emzirmek yani öyle arada bir iki şişe mama takviyesi yapıp nefes alma rahatlığına erişmemek. Eminim bu işi çok kolay kotaranlar, hatta abarttın sende altı üstü emzirmek diyenler de vardır ama aynen tarif ettiğim gibi yani aynen benim gibi bu işi bir mücadele gibi büyük bir emekle sürdürenlerin de sayısı çok fazla biliyorum.

10 Temmuz 2012 Salı

Büyüdün Kızım Sen

Büyüdün evet ve hatta daha küçücük bir bebekken, ellerin avuc içimde kaybolurken hala abla oldun. Hızına yetişemediğimiz nankör zaman o minicik yeni doğmuş pamuk halini benden hızla çalıp götürdü. Öyle ki ben o unuttugum süt kokunu kardeşin doğunca yeniden hatırladım. Kardeşini koklarken de seni kokladım yeniden ve bu koku hiç mi değişmez diye iç geçirerek sızlandım.

O mis kokunuz var ya o kokunuz... İşte o kokuya bir değil bin kez anne olur insan. Sadece o kokuya olan hasretinden defalarca anne olmayı diler. Tum zorluklar o süt kokusunu her koklayışta unutulur gider. Bugünlerde seni kardeşinin süt kokusunda yeniden anarken, bazen bunalan ve değişen ruh halimin hızla düzelişi bundandır.

7 Temmuz 2012 Cumartesi

Öyle Değil Böyle, Yok Öyle


“Çok sayıda çocuk sahibi olup durumu başarıyla kotaran insanlar biliyorum. Peki ben niye sadece iki çocukla perişan bir hale geldim? Abartmıyorum çünkü çok acıklı durumdayım. Beynim, duygularım, her seyim allak bullak ve etrafımı da allak bullak hale getirecek kadar vahim durumdayım.

Düşe kalka yürümek gibi bir şey bu, tam hadi kalktım şimdi hatta sağlam basıyorum bak derken yeniden tökezliyorum. Yok yok ben bu iki çocuklu hayatımdaki beni aslında hiç toparlayamımışım. Sadece bir an kalkıp yürüyünce toparladım sanmışım.

18 Haziran 2012 Pazartesi

Zor iş.!


Sitenin Cafe’sinde oturmuş buz gibi bir limonata siparişi vermişim. Önümde bilgisayarım açık, oğlum yanımda pusetinde uyuyor. Ara sıra uyanır gibi oluyor ama puseti sol elimle ileri geri itmek suretiyle sallayıp yeniden uyutuyorum. Kızım evde öğle uykusunda ve yanında kayınvalidem var. Bu arada kayınvalidem de benim günlerdir harap olan evime bir yandan el atmaya çalışıyor.

Keyfim pek bir iyi görünüyor dimi oradan? Peki buraya gelene kadar neler yaşadım bir de onu sorgulayalım. Önce ben iki çocuğuma da tek başıma bakarım, hem kayınvalideme de yük olmak istemem, eşi ve bir oğlu daha var dedim. İlk günler çok iyiydik, idare ediyordum bir şekilde. Evle ilgilenemesem de çocuklarla ilgileniyordum ama öyle devam etmedi. Oğlum oldukça gaz problemi olan ve uyumayı sevmeyen bir bebek ne yazık ki. Bazen gündüz 15 dakikalık birkaç kestirmeyle hiç uyumadığı oluyor ve üstelik geri kalan zamanlarında bol bol ağlayarak vaktini emerek geçirmeye çalışıyor. Birkaç emzik denemesinden sonra en son bir emziği başarıyla emdi ancak uyanık emzik olayına pek sıcak bakmıyor. Adı üstünde yalancı emzik ama bizimki yalanı pek sevmeyen cinsten çıktı.

16 Haziran 2012 Cumartesi

Masal Değil Gerçek


Her şey gayet yolundadır aslında. Kendisi de henüz bebek olan abla kardeşini çok sever. Gidip gelip öper onu, elini tutup Emin der ve güler yüzüne. Anneyle beraber bezini bile değiştirir bebeğin. Anne, bebek kaka yapmış dediği an ya bebeğin tulumunun çıtçıtlarını acar ya da hemen bez getirir. Bazen olayı abartıp temizleme işlemine yardım etmeye bile kalkar.  Ortalık süt limandır, kıskançlığın esâmesi okunmaz. Anne ve baba bu durumdan pek memnundur.

Küçük bebek çok gazlı ve kolik bir bebektir lakin. Hele akşamları bir başlar annesini emmeye dur durak bilmez. Anne çok yıpranır o saatlerde ama baba genelde yetişir imdada. Günler geçtikçe bebek işi abartıp anneden bir an bile ayrılmak istemez, anneyse yazık ne yapsın ilk göz ağrısı için oldukça ayrı durmak zorundadır ondan. Emziğe alıştırma çalışmaları hızla devam eder bu arada. Bebek son gelen kauçuk emziği uzun uzun emebilmeyi başarır ama çok uyanıktır, gerçeği varken sahtesiyle ne işim var der gibi atıp atıp huysuzluk çıkarır.

14 Haziran 2012 Perşembe

Toparlıyorum


Önce oğlum yoğun bakıma girdi ve ben iki çocuklu hayata geç atıldım. İlk günler sorular, üzüntüler ve dualar arasında ne olduğunu anlamadım aslında. Sanki kendi hayatımı yaşamıyor da dışardan başka bir hayatı izliyordum. Sonra oğlum eve geldi ve zamanla iki çocukla baş başa kalıp devam etmeye başladım. İşte ne olduysa o zaman oldu. Bendeki gecikmiş lohusa depresyonu çıktı meydana. Ne yaptım ben, bu iki küçük çocukla nasıl baş edeceğim, kızıma haksızlık olmaz mı bal gibi haksızlık işte, oğlumu sevemiyorum bile işte ona da haksızlık, çok zor çooooook zor diye söylenip durdum.
Bir yandan da en korktuğum şeylerden biri şükürsüzlüğe düşmek olduğu için, şükürler olsun bu dönem geçecek diye telkin edip durdum kendimi. Aslında bu fazla şikayetçi, depresif, olduğu yerden ışık hızıyla kaçıp ıssız bir adaya sığınmak isteyen halim de yabancıydı sanki bana. Hatta bu kişi ben değildim de dışardan izlediğim bir başkasıydı tıpkı ilk günler hissettiğim gibi.

11 Haziran 2012 Pazartesi

Uzun Zaman Oldu


Az önce dişlerimi büyük bir hızla fırçalarken dış fırçasıyla damağıma çarpmamdan mütevellit hala acısını çekerek yazıyorum bu postu. Neden mi hızlı fırçalıyordum? Hazır oğlum uyumuşken kendimi bir an önce uykunun kollarına atabilmek için.

Ben bugün bir de ayağımı şiddetli şekilde koltuğun kenarına çarpmıştım dimi? Nedeni bas bas bağırarak ağlayan oğluma meme yetiştirmeye çalışmamdı.

Hızlı... İnanılmaz hızlı geçiyor günler. Hani zaman hızlı geçiyor deriz ya hep, benimki jet hızıyla geçiyor ve saatler bana yetmiyor bu sıra.

27 Mayıs 2012 Pazar

Tatlı Rüyalar

Blogum... Yazmaya ne vaktim, ne de takatim var bu sıralar ama aklım sende yetmez mi? Her bulduğum boşlukta uyuma eğilimindeyim ve uyumadığım bir boşluk varsa da düşünecek zihnim yok.

Zor olsa da güzel, bu ikili delilik harika bir şey. Dördümüzün olduğu fotoğraf karelerine baktıkça yüzümde koca bir tebessüm yer alıyor ve işte buna değmez mi çekilen zorluklar? Değer.

Az biraz dişimi sıkmam gerek, hele ilk 3 ayı atlatalım. Bir yazmaya başlayacağım sonu gelmeyecek. Neyse, kızım ve gazlı oğlum uyuduğuna göre uyumalıyım şimdi. Her gece gibi bu gece de aralıksız 3 saat uykuyu rüyamda görürüm, o zaman bana tatlı rüyalar:)
Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

19 Mayıs 2012 Cumartesi

İki Çocuklu Olmak

Yetişememektir... Pek çok şeye yetişememek.

Hele ki aralarında yaş farkı azsa, büyük çocuğun psikolojisi bozulmasın diye ekstra ilgi göstermeyi tercih etmektir.

Küçük çocuksa malum yenidoğan olduğundan dolayı 2-3 saatte bir yarım saat emzirirken büyük çocuğu oyalamak için bol konuşup tek elle aktivite yapabilme yeteneğini geliştirmektir.

Büyüğe yemek yedirirken bir yandan kucağındaki küçüğü pışpışlamaktır.

İkisini aynı anda uyutmaya calışmaksa gerçek bir cesaret örneğidir ya da aklını peynir ekmekle yemiş olmak mıdır bilemedim. Zira biri kucakta emerken öbürü tuvalet alışkanlığı kazanmış olmanın verdiği ekstra külfetle en az iki kere çiş, bir kere su ve kitap, oyuncak isteğiyle anneyi tüketme yolunda zirve yapar. Bu işlem 3 kişi başladıysa en az 1 saat sürecektir ki bu asgari ölçüdür. Not: Kucağımda bebekle kızımı klozete oturtmuşluğum bile var.

İkisi de aynı anda uyumuşsa ki bu büyük bir lütuftur; yemek-su ve uyku ihtiyacı olan annenın hepsinden önce uykuyu seçip yatağa koşmasıdır ama bu rüya da gazlı bir bebeğin k.ka yapma çalışmalarına destek olmak için kısa sürer genellikle.

Kimi zaman yemeden ve içmeden de annenin sütü olur yeter ki psikolojisi sağlam olsun, ay süt var mı yok mu kaygısına kapılmasın (zaten bu kaygıya fırsatı bile yoktur) cümlesinin bilimsel kanıtı olmaktır.

Evi ok goturmesine göz yummak, belediye evi basmasın diye yardım almak gerektiğinin farkına varmaktır. Benim gıbı evin durumunu hiç de dert etmeyen, aman bende çocuklarım da mutlu olalım da gerisi teferruat diyebilenler için sorun değil fakat titiz olanlar için çok sancılı bir durumdur.

Bir de yemek yapmaya bile fırsat bulamamaktır. Yemekle ilgili en büyük başarısı çorba yapabilmiş olmak ve ona da masum büyük çocuk aç kalmasın diye mecbur kalmaktır. Bence böyle iki çocuklu, yeni doğum yapmış kadınlar için bir kampanya başlatılmalı: her gün bir tencere yemek! Konu komşu, gelen giden elinde yemekle gelse her gün ne süper olurdu, hayali bile güzel. Hoş şu sıra dostlar rahatsız etmeyeyim inceliğinden olacak herhalde kapımı açmaz oldu, bu da ara sitem olsun:) herhalde bu kız bebeğe mevlüt yapar biz de o şekilde aradan çıkarırız ziyareti diyenler var ama beklenen son kişi gelene kadar mevlüt yapmaya da niyetim yok biline.

Son olarak, düzenli bir blog yazarı olarak bloguna yazamamak, bakamamak, kumanda panelıne bile ugrayamamaktır. Hatta ve hatta bılgısayarı açmaya dahi imkan bulamamak, varsa işte biraz teknolojik akıllı telefonunla iki ara bir derede yazıp maille bloga postalamaktır. Bakınız: ben;)
Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

10 Mayıs 2012 Perşembe

Nereden Başlasam

Aynı çocuktan bir 2010 model, bir de 2012 model doğurmuşum:) Resimlerini de özellikle yan yana koydum karşılaştırmalı olarak bakmak için. Ben oğlum doğduğu an onun kızıma ne kadar benzediğini anlamıştım, ikisinin bebeklik tipi yüksek oranda benzer bence, siz aradaki 7 farkı bulursanız lütfen söyleyin.


Şimdi normalleşmeye başlamış bir anne olarak,  blogumu da çok ihmal ettiğimin bilinciyle başlıyorum. Yazacak bir dünya şey var ama aklıma düştükçe yazarım artık. Malum lohusa sendromuna girme lüksüm bile olmadı, kayınvalidemin benim için hazırladığı o süslü püslü yatakta yatmak da kısmet olmada, bir de dış kapıya görümcemin astığı mavi tüllü pek afilli bebekli süsü de ilk gün eve bebeksiz gelince çıkardım. Oğlumu alacağım gün yeniden taktım ama hem de büyük bir keyifle.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Oğlum Hastaneden Çıkıyor:)

Biz Cuma'yı beklerken az önce doktorumuz aradı ve bu sevindirici haberi verdi. Önce durumunu anlattı, testlerin temiz çıktığını ve neler yaptıklarını. Sonra da duyduğum an sevinçten gözyaşlarına boğulduğum o cümleyi kurdu; gelip bebeğinizi alabilirsiniz:)

Şimdi hızla hazırlanıyorum, uçarak gideceğim sanırım. Çok şükür....
Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

30 Nisan 2012 Pazartesi

Sınanmak da Güzel

Her şeyde bir hayır vardır, çok doğru çok. Oğlum anne karnında mikrop kapmış ve erken doğumun sebebi de buymuş. Annede herhangi bir belirti, sikayet olmasa da bu tip durumlar yaşanıyormuş. Üstelik eğer bebek anne karnında kalsa çok ciddi hayatı tehlikeye girebiliyormuş.

Eğer o gün kontrolüm olmasaydı, muhtemelen o sancıları ciddiye alıp doktora gıtmezdim cünkü düşündükçe o günden iki gün öncesinde başladığını ve hareketlilikten pek de farkına varmadığımı anladım. O gün bile ciddi şekilde girmemiştim NST'ye ve sonuç beni epey şaşırtmıştı. Doktorumun durdurma çabalarına rağmen sancılar durmayınca da doğumu yapmak şart oldu. İyi ki doktorumu dinleyip hızla doğumu gerçekleştirmişiz çünkü her geçen zaman aleyhimize isliyormuş.

Benim minik prensim, kırmızı yanaklım çok tatlı bir şey. Günde iki kez maviler içinde kucağıma geliyor ve emziriyorum. Hala küvezde çünkü antibiyotik tedavisi hastanede tamamlanmadan cıkarmıyorlar. Yeter ki iyi olsun da çıkarmasınlar diyorum şimdi. Oksijen sorunumuzu atlattık çok şükür. Suan antibiyotik tedavisi olmasa kucağımda olacaktı. Gram negatif bakteri çıktığı için 21 günlük antibiyotik tedavisi uygulanıyor. Yani yaklaşık 12 günlük bir süremiz daha var.

Ben hep sükrediyorum bu sıra. Beterin beteri var ve çok şükür başka problemi yok bebeğimin. Hem zaten hayat hep dört dörtlük mükemmel olsa olmazdı, sınav olmazdı o zaman. Sınanmak da güzel, hatırlandığının göstergesi...
Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

24 Nisan 2012 Salı

Yoğun Bakım Günleri

Zor bir sınavdan geçiyoruz ailece. Kucağıma almak için çok dua ettiğim oğlum küveze girmek zorunda kaldı. Nefes alış verişlerinde problem olduğu farkedilince riske girilmemiş ve hemen yoğun bakıma alınmış. Sabaha karşı da ateşi inatçı şekilde yükselince zatüre başlangıcı olduğu anlaşılıp antibiyotik tedavisi başlanmış.

Doktorum anne karnında geçirdiği bir enfeksiyondan kaynaklı olabileceğini ve hatta erken doğuma da bunun yol açtığını söyledi. Bende gözle görülür bir problem yoktu son güne kadar ama son 2 haftada olan gizli bir enfeksiyon bu durumu tetiklemiş olabilirmiş.

Doğumun hemen ardından büyük bir heyecanla acaba yanıma gelecek mi diye gözüm kapıda beklerken yoğun bakım haberini almak çok üzdü beni. Yalnız kendimi asla bırakmamam gerekiyordu çünkü artık bana ihtiyacı olan iki bebeğim vardı. Hele ki sütüme normalden çok daha fazla ihtiyacı olacak bir bebeğim var artık.

Bugün yoğun bakımda 5. gün. Her gün sabah akşam ziyaret saatlerinde yanındayım oğlumun. Ona dokunuyorum, okşuyorum, konuşuyorum. Şuan iyi yönde ilerliyoruz çok şükür, doktorumuz ortalama 2 haftalık bir süreç olacağını söylemişti baştan.

Sabırla bekliyorum...
Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

20 Nisan 2012 Cuma

35+4: Oğlum Doğdu

Bugün saat 14:50 itibarıyla oğlumun doğumu normal doğumla gerçekleşti. 2700 gr. doğdu ama nefes problemi sebebiyle kuvöze konmak zorunda kaldı. Onu kollarıma alamadığım için biraz ağladım ama hemen toparladım. Bu arada bence dünyanın en yakışıklısı, aşık oldum. Bu sevgi bambaşka, her çocuğun sevgisi başka.
Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

19 Nisan 2012 Perşembe

35+3: Bebeğim Gelmek İstiyor

Dün gece bütün çabalara rağmen sancılarım durmadı. Aldığım sancı önleyici ilaçlar inanılmaz yan etki yaptı ve son aldıklarımı vücudum kabul etmedi bile.

Sabah doktorum geldi ve artık sancıları durduramadığımıza göre akışına bırakacağımızı söyledi. Oğlunuz aceleci çıktı gelmek istiyor dedi. Düzenli aralıklarla gelen sancılarım ve açılmayla şu an doğum eylemim başlamış bulunmakta.

Herhangi bir aksilik olmazsa gece gelmesi bekleniyor. Şimdi herkesten dua bekliyorum ki oğlumun yoğun bakıma ihtiyacı olmasın.

Çok karışık duygular içindeyim. Bir yanım mutluluk bir yanım hüzün. Bu kadar erken olması hep bir soru işareti ama yapacak bir şey yok, her şeyin hayırlısı.
Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

18 Nisan 2012 Çarşamba

35+2: Erken Doğum Riski

Dün düzensiz sancılarım vardı ama normal olduğunu düşündüm. Bugün de rutin doktor kontrolüm vardı ama sancılarım epey artmıştı yalnız şiddeti değil sayısı.

İstanbul'da çıkan fırtına sebebiyle tam köprüye girmek üzereyken köprü trafiğe kapandı ve nerdeyse yarım saat bekledik. Bu arada eşimle köprüde doğururmuşum diye dalga bile geçtik. Hastaneye ulaşır ulaşmaz NST'ye girdim ve 5 dakikada bir gelen ama şiddeti çok yüksek olmayan düzenli kasılmalarla yüzleştim.

Ağladım... Evet önce ağladım çünkü bu kadar da erken risk beklemiyordum. Kızım da yanımızdaydı, onu bırakmaya gerek bile görmemiştim. Doktorum hemen yatışımı yapıp sancıları engellemek için ilaç vereceğini ve bu gece hastanede kalacağımı söyledi. Bir de bebeğimin ciğer gelişimi için iğne yapıldı. Tüm bunlar bir anda olurken ben kızımı düşünüyordum. Babasıyla eve gönderdim onu, babaannesiyle halası bu gece onunla kalacak. O giderken anne diyerek gel gel yaptı bana, anlayamadı yavrum ne olduğunu ve o kadar kötü oldum ki. Oysa niye kötü oluyorum, evladımdan başka sebeple ayrı kalmayım da bu da dert mi.

Şimdi hastaneden yazıyorum, sancılar epey azaldı ama artık potaya girmiş bulunuyorum. Doğumdan değil, bebeğimin sağlıkla gelmesi için endişem. Çok şükür ki önden gitmesi işe yaradı ve 2.900 gr. 49 cm. görünüyor. Herşeyin hayırlısı, dualarınızı bekliyorum.
Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

17 Nisan 2012 Salı

35.Hafta: Hazırlıklar ve Anılar

Hazırlıklar tam gaz devam etti bu hafta. Hastane çantasını tam olarak hazırladım artık. İçeriğiyle ilgili bilgi vermeme gerek yok sanırım çünkü şu an her yerde bu konuda yığınla bilgi var. Zaten çok abartmadım, daha önce de aynı hastanede doğum yaptığım için pek çok şeyi sağladıklarını biliyorum. Gerçi şuan için hiç trafiksiz en az 1 saat uzaklıkta olan hastaneye nasıl, ne şartlarda gideceğimizi heyecanla düşünmeye başladık.

Doğumun başlayışı da herkese göre farklılık gösteren bir konu. İlk doğumumda 40 haftayı doldurduk ve 3 gün sonraki  kontrol muayenemde yol boyunca hafif hafif yoklayan şeyin sancılar olduğu ortaya çıktı. Doktoruma, ben gideyim daha yeni başladı hemen doğmaz gibi garip bir cümle kurduysam da (cümlenin garipliği evimin hastaneye olan uzaklık mesafesinde, nereye gideceğim nerden geleceğim) o hemen odaya almak istedi beni. Yatışım yapıldı, NST'ler dışında yatmadan sürekli gezerek rahat geçirdim sancı evresini. 8 saat sonra da kızımı aldım kucağıma.

15 Nisan 2012 Pazar

Restoranda Mimlendik

Kızım bugün restoranda yemek yerken ayakkabılarıyla koltuğun üzerine çıktı ve bizde babasıyla ayakkabılarla koltuğun üzerine basılmayacağını söyleyip, etraftaki diğer çocukları da örnek gösterip oturması gerektiğini söyledik. Bizimki inat edince babası sadece şu cümleyi kurdu: “ Kızım o zaman ayakkabılarını çıkaralım mı?”. Ne olduysa o an oldu, bizim kız öyle bir çığlık atıp ağladı ki babasıyla tam bir şok yaşadık.

11 Nisan 2012 Çarşamba

Derdim İki Çocuk Annesi Olmak

Sevgili blogum, okuyanlarım, şöyle bir bakanlarım; bu sıra halet-i ruhiyem pek bir vahim durumda aslında. Hani ben bir ara, yaşama dair falan yazılar yazardım. Kendimce felsefe yapardım, insanlara takardım, olayları süzerdim ve hatta arada depresif takılırdım falan. İşte artık benim bunlara hiç vaktim yok çünkü daha önemli meselelerim var.

Bu blogun adından da anlaşılacağı gibi kızıma deli bir anneyim ben ve şimdi bir de oğlum olacak nasipse. Bu blogun kızına deli, oğlunu dışlamış isim haline bir çözüm buldum ve çok yakında açıklayacağım da şuan mevzu bu değil. Ben iki çocuklu, iki küçük çocuklu, iki bebekli bir anne olmanın eşiğindeyim. Vakit daraldı, zaman yaklaştı ve her nasıl olduysa eteklerim tutuştu. Hani o pozitif, çıtı pıtı hallerim var ya onların yanına endişeler eklendi.

10 Nisan 2012 Salı

Meraklı Minik; Bu Bir Mesaj Mı?

Nurefşan kitaplarla yeni yeni barışıyor ya da annesi bu kitap okuma işini yeni yeni kıvırıyor desem daha doğru sanırım.

İlk zamanlar kitaplar hiç umurunda değildi hatta ben açınca o kapatır başka şeylerle ilgilenirdi . Sonradan anladım ki, sorun onda değil bende. Kitabı açıp, orada yazan cümleleri çocuğa okuyup anlatmaya kalkarsan sıkılırmış yani en azından benimki öyle. Artık kitabı açınca, oradaki resimlerle ilgili konuşuyorum uzun uzun. Resimdekileri hayatımızın içinde aşina olduğu şeylerle bağdaştırıyorum, kitabı ben yeni baştan yazıyorum.

Kitabın resimlerine bak ama kendin yaz yöntemim epey işe yaradı çünkü artık benim kız eline kitap alıp yanıma gelir oldu, hatta kendi açıp bakar oldu.

9 Nisan 2012 Pazartesi

34.Hafta: Gebe Sendromu

Çok mutluyum, çok üzgünüm, çok sinirliyim ya da şimdi gülüyorum ama az sonra ağlıyorum. Aklımdan bazen öyle şeyler geçiyor ki, bunları ben mi düşünüyorum diyorum hatta bazen aklımdan epey bir yazıyorum. Bu halimle karşılaşanlarsa verdikleri tepki açısından ikiye ayrılıyor; biri hamile bu kız, hormon mormon denge kalmadı tabi hem doğum da yakın anlamaya çalışalım diyor, diğeri hamile bu kız, hormon mormon denge kalmadı tabi hem doğum da yakın fazla ciddiye almayalım diyor. Benzer gibi görünse de ikinci gruptakilere öyle bir sinir oluyorum ki bazen, yüzlerini görmek bile istemiyorum.

Aslında ben artık normale dönmek istiyorum. Bu duygusal karmaşıklıklar, aşırı uyku hali, yorgunluk, ağrılar sızılar bitsin de bende eskisi gibi normal olayım diyorum. Bebek doğduktan sonra günde 3 saat uykuyla ayakta durmaya razıyım yeter ki normalize olayım artık.

5 Nisan 2012 Perşembe

Müziğe Dokunduk

Gezmeyi, tozmayı ve aktiviteyi seven biri olarak, anneliğimde bundan farklı düşünülemez zaten. Kızımı her fırsatta bir yerlere götürüp sosyalleşmesine olanak sağladım bugüne kadar. Artık büyüyüp, ikili ilişkileri ve çevreyle olan iletişimi arttığı için daha da mutluyum. Bundan sonra onun sosyalleşmesi ve gelişimini destekleyici aktiviteler için kalabalık ortamlarda bulunmamız da sorun teşkil etmemeye başlayacak.

Sinemayı severim ve fırsat buldukça da gitmeye çalışırım, her ne kadar anne olduktan sonra sinemaya gitmişliğim bir elin parmaklarını geçmese de. Yalnız çocuklarımla gideceğim yerler arasında sinema pek olmayacak diye düşünüyorum. Zaten TV konusunda fazla takıntılı bir anneyim ve sinemada çocuklar için olan pek çok çizgi filmde zararlı unsurların da olduğunu düşünüyorum. Çocuklarımın çizgi karakterlere takıntılı çocuklar olması en son isteyeceğim şey ve inşallah da olmazlar. İşte bu yüzden bizim en yoğun aktivitemiz tiyatrolar olacak ve sanırım çocuk tiyatrolarıyla ilgili sık sık araştırma yapan, inceleyen, gezen bir anne olacağım. Bu benim için ciddi bir heves aynı zamanda.

4 Nisan 2012 Çarşamba

Baba Out; Anne In

Bir zamanlar hep şikayet eder dururdum ki çok da eski zamanlar değil, kızımın anne demeyişinden ve baba kelimesini dilinden düşürmeyişinden. O kadar babacıydı ki, babasıyla beraber dışardan eve geldiğimizde hemen ona koşar, ona sarılırdı. Kapıları baba baba baba..... diyerek açardı. Hatta ben geldiğimde beni bir kenara itip arkamda babasını aradığı çok olmuştur. Bense hep hüzünlenirdim, bu kız hiç anne demeyecek mi, beni aramayacak mı derdim. Babasını anne zannediyor herhalde diye düşünürdüm.

Gece uykularını bazen benimle çoğunlukla babayla uyurdu ve bu da benim işime gelirdi. Geceleri uyanırsa babası yanına gidince sakinleşirdi hatta eğer diş, hastalık vs. sıkıntılı günlerinde ben tek başıma değil de babasıyla gittiysem yanına onu isterdi. Kısaca tam bir baba aşığı, dilinde baba, hareketlerinde baba, her şeyi babaydı ve ben hep ikinci sınıf muamele görürdüm. Beni de severdi, sarılıp öperdi ama babaya hep öncelik hep torpil vardı. İçten içe kıskanıp dert ederdim ve hatta anne demesinden bile kesmiştim ümidi. Ta ki, o gün anne diyene kadar.

2 Nisan 2012 Pazartesi

33.Hafta: İyi Gidiyoruz

Bu haftanın da bitişi itibariyle evdeyim artık. Planlar tutmadı her zamanki gibi. Okulda deneylerimin büyük kısmı bitti ama çok küçük bir eksik kaldı ve onun da malzeme siparişi verildi. Malzemenin gelmesi 20 gün, eğer vaktinde gelirse en fazla 1 haftalık daha işim var. Yalnız bu demek olur ki, 37. haftadan sonra çalışacağım. Kısaca şuan bilemiyorum önümüzdeki günler ne gösterir, tek bildiğim bir dönem uzarsa da uzasın yeter ki her şey temiz olsun.

29 Mart 2012 Perşembe

Annelik Tarzım-4

Bahsedeceğim konunun özel bir başlığı olsaydı, disiplinle ilgili de olabilirdi özgürlükle ilgili de.

Geçenlerde 5 yaşında kızı olan bir misafir geldi evime. Bir süre vakit geçtikten sonra bana; sen çok sabırlı bir annesin ben senin kadar tahammül göstermezdim kızıma dedi. O ana kadar sabırlı olup olmadığımla ilgili bir düşüncem olmamıştı ama düşününce o gün onun sabır olarak değerlendirdiği şeyler benim için ekstra bir sabır gerektiren ya da gerçekten sabır olarak gördüğüm şeyler değildi. Kızımın sabrımın sınırlarını zorladığıyla ilgili cümlelerim olmadı benim ama son zamanlarda gece uykusuna yatırdıktan sonra uyumadan bir iki kere su istemesi, iki üç kere tuvalete gitmek istemesi ve bana sanki bunların uyumamak için bahane olarak gelişi arada bir uyuttuktan sonra eşime; bu kız benim sabrımı tüketiyor cümlesini kurmama sebep olmuştur.

28 Mart 2012 Çarşamba

Hiç Anlatmamıştım

Geçen gün birden bire aklıma şöyle bir şey geldi ve kendi kendime ben Nurefşan’a bugüne kadar hiç ama hiç kardeş geleceğini anlatmadım hatta en ufak bir ipucu bile vermedim dedim. Baktım haftalardan 32 haftayı tamamlamışım, bebeğin gelmesine de şurada ne kalmış ama böyle giderse bir gün kucağımda bir bebekle içeri gireceğim ve kızım şaşırıp kalacak.

Hamileliğimin en başında araştırmıştım bu konuyu. Özellikle 2 yaşın altındaki çocuklar için okuduğum bir yazıda, bu aylarda zaman kavramı oturmadığı için çocuğun bir beklentiye gireceği ve bekledikçe gelmeyen bebek yüzünden kandırıldığını hissedeceği yazıyordu. Bu beni hem tatmin etti, hem de içsel olarak kızım için de erken açıklamanın uygun olmadığını düşündüm. Aile bireylerini de tek tek uyardım, Nurefşan’a kardeş gelecek vs. türünden konuşmalar yapmamaları için ve hiç kimse bu konuda tek bir laf etmedi bugüne kadar.

26 Mart 2012 Pazartesi

32.Hafta: Kramplar

Ne ödemler, ne hafiften uyuşmalar, ne başka şey... Hiçbiri kramp kadar korkunç değildi, hatırladım. Öncelikle şunu söylemeliyim benim her hamileliğim aynı şekilde ilerliyor. Tüm yaşadıklarım ve hamilelik sebebiyle ortaya çıkan gariplikler bile ilk hamileliğimle aynı.

Bacağıma giren korkunç kramplarla ilk hamileliğimde de sıkıntı çekerdim. Özellikle yatakta dönerken, kalkarken, ani harekette öyle bir kramp girer ki kendine gelmek zaman alır. Bu hafta bana kendilerini yeniden hatırlattılar. Sebebi kalsiyum eksikliği oluyormuş ve bende kesin o da vardır.

22 Mart 2012 Perşembe

Bana Kızıp, Kırılıp, Küsenlere

Şimdi ben hem şirinlikte tavan yapmış bir kız çocuğunun hem de içimde kıpır kıpır hareketleriyle beni mest edip heyecanlandıran bir bebeğin annesiyim ya hani, işte tam da bu yüzden içim dışım coşmuş ve hatta fazla annelik duygusu yüklenmekten error vermek üzereyim. Geçenlerde bir yazı yazdım ama yazının amacı tamamen kişiseldi. Ne kimseyi eleştirmek, ne birilerine kötü anne yaftası yapıştırmak, ne de kendi doğrumu birilerine empoze etmekti.

Yalnız anladım ki bu konu sezeryan ve normal doğum konusundan çok daha hassas bir konuymuş ve ben bu hassasiyetin farkında olmadan biraz fazla sert görünen bir yazı yazmışım. Herkesin hayat şartları, tercihleri, yaşamı algılayış biçimi farklı. Herkesin anneliği bile birbirinden farklı. Ben en az 3 yaşından önce çocuklarımı kreşe vermem derim, kreş ortamı “bence” küçücük yaşta bebekler için uygun değil derim, bebeğime başka eller değmesin, yedirmesin, içirmesin, tuvalet ihtiyacını karşılamasın çünkü ben çok kıskanç bir anneyim derim hatta bana kalsa şu sıralar annelikte tavan yapmış duygusallığımla çocuklarım yıllarca hiç dizimin dibinden ayrılmasın da diyebilirim. Kısaca bu konuda dediklerim ya da diyeceklerim beni kapsar ve bunun aksini düşünen, uygulayan ve memnun olan anneler ne benden kötü annelerdir ne de ben onlardan çok daha iyi bir anneyimdir.

31.Hafta: Rüyadan Uyanmaya Az Kaldı

Dur şunu da halledeyim, şu iş bitsin öyle derken olan benim gebelik yazılarıma oluyor. Aslında olması gereken günden geç yayımladığım yazılarımı bundan sonra Pazartesi günleri yayımlayacağım çünkü artık sona çok az kaldı.

Bu hafta epey bir ödem topladım. Ayaklarım, bacaklarım ve ellerim normale göre daha şiş. Artık yüzüklerimi takamıyorum ama bunları ilk hamileliğimde de yaşadığım için kabullenmek daha kolay oluyor. Zaman zaman el ve ayaklarımda çok hafif uyuşmalar da yaşıyorum.
Bugünlerde asabiyetim hat safhada, sinirlerim çok bozuk. Kafaya her şeyi takan, canını sıkan, kızan bir tipe dönüştüm sanki doğum yaklaştıkça beni afakanlar basıyor. Hem bir de o kadar çok erken doğum haberleri alıyorum ki bu beni daha da telaşlandırıyor. Bu telaşımın altında yatan bir sebep var aslında.

19 Mart 2012 Pazartesi

Şimdi Daha Çok Farkındayım

Sadece bana özel olduğuna inandığım aslında kendimi tam olarak buna inandırdığım bir konserin tanığıyım şimdi. Müzik öyle bir çekti ki beni kendine, hiç düşünmeden teklifsizce oturuverdim müzisyenlere yakın olan bir yere. Kendimi, hayatımı, dünümü ve bugünümü düşündüm uzun uzun. Sanki hep düşünüyordum ama tüm düşünceler bir anda birikiverdi zihnimde.

Sahi ne düşündüm ben bu kadar?

Annemi hiç unutmadım ben… Ne onun yemyeşil gözlerini, ne dünyalar güzeli yüzünü, ne gülüşünü, ne ağlayışını, ne sevmesini, ne kızmasını hiç ama hiç unutmadım. Onu her hatırlayışımda boğazıma oturan yumru geçmemiş olsa da sanki daha çok alıştım yokluğuna. Bir mecburiyet ama benimki, alışmaktan ve kabullenmekten öte köy yoksa başka çare yoktur.

17 Mart 2012 Cumartesi

Buzdolabını Çeken Kadınlar

Buzdolabını çekip altını temizleyen kadınlardan olamadım ben hiçbir zaman ama o kadınlar etrafımda hep oldular. Hoş şu hamile halimle çekmem zaten beklenemez de ben normal halimle bırakın yeltenmeyi aklımın ucundan geçmedi buzdolabını çekmek ve altını temizlemek düşüncesi. Demek annem de çekmezmiş buzdolabını ki bilinçaltımda bile yer etmemiş. Oysa evlendikten sonra buzdolabı çekilip altı silinmeden temizlik yapılmaz anlayışında çokça kadın tanıdım.

Temizlikle olan ilişkim onun bir araç olmasından öteye geçemedi hiç çünkü ben hep olması gerektiği için temizlik yaptım. O yüzdendir ki, derin derin yapabildiğim temizlikler, bayram temizliği, bahar temizliği, kış temizliği kisvesinde evi bir baştan bir başa temizleme hikayelerim olmadı benim. Toz almayı sevemedim bir türlü, süpürge yapmaktan hep nefret ettim, ütü deyince kaçacak delik aradım ama hepsini de gerektiği için yaptım.

14 Mart 2012 Çarşamba

30.Hafta: Yorucu da Olsa Güzel

Bu hafta hamileliğimin en zor hastalığını atlattım. Burun akıntısıyla beraber aniden öksürük, boğaz ağrısı, halsizlik ve ateş belirince soluğu doktorda aldım. Hamileyken kullanılabilecek olan ateş düşürücü-ağrı kesici ilaç Minoset ve sadece ateşim çıktığında Minoset kullanarak pek dinlenemediğim halde sıkıntılı 3 günün ardından durumum epey düzeldi.

Hareketlerim zorlanmaya ve yavaşlamaya başladı. Özellikle fazla hareket edince ağrılarım artıyor ve bu da beni sıkıntıya sokuyor. Yatakta sağa sola dönerken de zorlanmaya başladım yavaş yavaş, normal şartlarda ani hareket edemeyip eylemlerimi yavaştan aldığım halde, geceleri kızımın sesini duyar duymaz yataktan büyük bir hızla fırlayıp yanına gitme refleksimi aynı enerjiyle koruyorum.

13 Mart 2012 Salı

Yaşamadın Sen

Hiç yaşamadın sen, bugünün yaşanabilirliğine inanmadın. Yaşadığın anları zindan ettin kendine, yarınları aydınlattın. Umut hep yarındaydı, hep uzakta ve hep gelecek olanda. En mutlu olmaya değer günü bile ötelemeden aşamadın sen. Ötelerken de hep erteledin ve hiç yüzün gülmedi sahiden. Gülmek senin elindeydi ama sen hep gülmemekten yana kullandın tercihini. Sen gülsen de parlamadı ki gözlerinin içi, göz bebeklerinden ışıklar fışkırmadı.

Vardı senin de bir mutluluk sebebin ama o hep yarınların ardındaydı ve sanki Kaf Dağı’nın ardı gibiydi yarınların; ulaşılmaz. Gelmedi bir türlü, gelmek bilmedi yarınlar. Sen yarın diye bir şeyin olmadığını ve hayatın sadece bugünden ibaret olduğunu hiç anlamadın. Mutlu olmak için hep bir sebep vardı oysa, gülebilmenin yolu vardı da her defasında, sen bulamadın!

10 Mart 2012 Cumartesi

Hamile Annenin Hastalıkla Sınavı

Uzun zamandır hiç olmadığım kadar hasta oldum ve hamileyken ilaç almam ben dediğim halde kendi özgür irademle ilaçları bile isteye yuttum.

Ara sıra nezle gibi oluyordum ama bu son hastalığımda ateşim de çıkınca epey korktum. Ateşim 38.5 oldu ve doğru hastaneye koştum. Şükür ki, yine iyi bir doktora denk geldim ve bana Minoset dışında bir şey vermek istemedi ama yakalar yakalamaz da vitaminli ve ateş düşürücülü serumu taktırdı.
Hastalığım öyle bir döneme denk geldi ki, tam tezle ilgili her şey yoluna girmeye başlamış ve bu dönem bitirme ihtimalim doğmuştu. Hastayım diye bir gün ihmal etsem geldiğim noktayı yeniden kaybedebilirdim çünkü bu iş öyle bir şey ki deney aşaması günler sürüyor ve bir gün ihmal etsen başa geri dönmek zorunda kalıyorsun. Üstelik şu master hayatımda öğrendiğim en önemli şeylerden biri de hiç kimseye güvenilmemesi gerektiği. Yapabilecek olan olsa bile sütten yanan ağzım bu riski göze alamadı ve hamilelikte ilaç kullanmamak için direnen ben, Minoset’i yuttum işime devam ettim. Minoset'ten bu kadar performans beklemiyordum aslında, öyle ki yuttuktan yarım saat sonra beni hiç de hasta değilmişim gibi yüksek bir enerji kaplıyordu.

7 Mart 2012 Çarşamba

29.Hafta: Daha Bir Ağır

Bu hafta epey ağrım vardı ama ilginç olarak evdeyken artan, dışarı çıktığımda azalan bir ağrı bu. Artık bebekle beraber bende epey ağırlaştım ve bu konuda daha önce bir yazı okumuştum. Ağrılara yürümenin iyi geldiği söyleniyordu. Ne zamanki okula gidiyorum ağrı olmuyor ama koşturmaktan yoruluyorum, okulda merdiven çıkınca nefes nefese kalıyorum.

Evdeyken ise daha çok yoruluyorum sanki. Kızım benden bir dakika ayrılmak istemezken, bırakın yatmayı koltukta oturmama bile tahammülü yok. Hemen kaldırıp yanına oturtuyor ya da bir yerlere koşturuyor. Onunla gelişimini destekleyici oyunlar oynamaya çalışıyorum ama o oynarken nedense ben çok yoruluyorum. Dışarda olduğum zaman bu kadar pestilim çıkmıyor.

6 Mart 2012 Salı

Sadece Zaman Aldı

Tam umudumu kaybedip, yeter artık oynamıyorum ben diyeceğim anda değişti her şey. Oyundan çıkmak bu kadar kolay olamazdı çünkü verilen onca emek, onca çaba ve en önemlisi hayatımdan yaptığım fedakarlıklar vardı.

Hamilelikle beraber bir yanda kızım varken, bir yandan da gelen yorgunluk ve stresin de etkisiyle olsa gerek sağlıklı düşünemediğim zamanlar oldu. Üstelik her defasında o düşüncemin sağlıklı bir düşünce olmadığını biliyordum. Nedense yürüyordum ama yol bir türlü bitmiyordu ve sanki her adımda daha da uzuyordu. İşte tam havlu atmak üzereyken değişti her şey.

3 Mart 2012 Cumartesi

Yerinde Saymak Zaten Ölmek Demektir

Fetih 1453'e geçen akşam eşimle beraber gitme fırsatı bulduk. Oldukça reklamı yapılan ve konuşulan bu filmi görmeyi çok istiyordum. Filmi kesinlikle çok beğendim ve bence bugüne kadar yapılmış en iyi Türk filmlerinden biri.

Kurgusu ve konunun işleniş tarzı çok iyiydi, bir tarih filmi olarak hem izleyiciyi saran hem de tarihi tam kesinlikle olmasa dahi bir miktar yansıtan bir film. Zaten tarihi kesin bir şekilde yansıtmasını beklemek de haksızlık olur diye düşünüyorum çünkü sonuç itibariyle bu bir sinema filmi. İstanbul'un fethiyle ilgili detaylı ve tarihi bir bilgiye sahip olmayanları en azından merak ve araştırmaya iteceğini düşündüm.

Bir fetih mücadelesi izlerken aslında başarının ne kadar da inanmaktan geçtiğini anlıyor insan. İnanarak çıkılan yolda, imkansızın olmadığını ve sadece zaman aldığını bir kez daha görüyor. Beni tüm film boyunca en çok etkileyen cümleyse Fatih'in ağzından çıkan; "Yerinde saymak zaten ölmek demektir." oldu.

2 Mart 2012 Cuma

Gidişime Hüzünlensen mi?

Bu konuda daha önce de bir yazı yazmıştım ama yine yeniden aynı dertten muzdaribim. Kızımla harika bir ilişkimiz var, beraber çok güzel vakit geçiyoruz. Artık anne diye diye peşimde de dolaşmaya başladı. Bu yaş çocuğunun genel durumundan biri olarak sürekli aynı ortamda bulunma isteği ön planda. Yani genelde ev içinde birlikteyiz, pek ayrıldığımız söylenemez.

Uyurken de yatağının yanını gösterir eliyle ve oraya yatmamı işaret eder. Elele tutuşuruz ve öyle dalar uykuya. İşte böyle mutluyken, benden ev içinde birkaç metre bile uzağa gitmezken, tüm bunların aksine ben dışarı giderken hiç mi hüzünlenmez bir çocuk.

1 Mart 2012 Perşembe

İpiyle Kuyuya İnilmezgiller

Saat sabah 06:00 ve kızımın sesiyle uyandım. Su verip tekrar uyumaya devam ettikten sonra bende geldim yatağa ve işte o an takıldı kafama. Yatağın içinde yüzümde büyük bir asabiyetle oturup kafama takılan şeyi düşündükçe sinirlenmeye başladım. Az sonra ortama verdiğim negatif enerji tohumlarından mıdır nedir eşim uyandı ve uykulu gözlerle; “Ne oldu, niye öyle oturuyorsun?” dedi. Bendeki cevap; "Etrafımda dürüst olmayan insan görmek istemiyorum artık ben!" oldu. Cevabı oldukça asabi vermiştim ama bir yandan da hayırdır, nerden çıktı gibi sorular sormasını ve açıklamaya mecbur kalmayı istemiyordum o an. O da zaten, bana yine bir yerlerden geldiklerini düşünmüş olmalı ki, bir kaç saniyelik sorgulayıcı bakıştan sonra bendeki umursamazlığı görüp, gözlerini kapatıp uyumaya devam etti.

29 Şubat 2012 Çarşamba

28.Hafta: Tek Sorun Kansızlık

Bu hafta doktor kontrolü ve şeker yüklemesi haftamdı. Bu gebelikte her şeye sondan yetişir olduğum için, şeker yüklemesi de son noktaya kadar beklenenlerden oldu.

Kızımın doktora gideceğim gün ateşlenmesi sebebiyle hastaneye saat 10'dan sonra gitmek zorunda kaldım. O saate kadar aç kalıp bir de üzerine o korkunç limonatayı içip, 1 saatte öyle beklemek zorunda kalınca midem hamileliğin en büyük eziyetini çekti. Sonuçlar iyi çok şükür, hamilelik şekeri çıkmadı. Yalnız kan değerlerim hala epey kötü ve destek olarak yeni bir ilaç yazıldı.

27 Şubat 2012 Pazartesi

"Anne Buuu"

Bazı şeylerin değeri geç elde edilince daha iyi anlaşılır ama bu az sonra anlatacağım konu için geçerli midir emin değilim. Anne dediğin erken de olsa geç de olsa bunun değerini çok iyi bilir herhalde.

Kızım daha 1 yaşına girmeden baba demeye başlamıştı. Bir dönem hayatındaki tek kullandığı kelime eğer mamayı saymazsak babaydı. Öyle ki, günde yüzlerce kez baba deme potansiyeline sahip olmakla birlikte bunu gayet bilinçli söylüyordu. Tabi bu durumdan dolayı babası tabiri caizse sevinçten dört köşeydi. Bir gün anne de diyecekti biliyordum ama baktım hiç niyeti yok ümidi kesmiştim.

24 Şubat 2012 Cuma

Pepe'nin Düşündürdükleri

Kızıma hala TV seyrettirmediğimi söyleyerek başlamak istiyorum. Yalnız Pepe’yi de bilmemem imkansız tabi. Çevremde neredeyse izlemeyen çocuk yok, izlemeyenine en azından ben rastlamadım.

Geçenlerde kardeşim bana, abla bari Nurefşan’a Pepe’yi izlet falan dedi. Hemen şöyle-böyle zararlı bak, olur mu hiç izlet demekle diye yedim çocuğun başının etini. O da bana, ama biz arkadaşlarla bayılıyoruz Pepe’ye, bak sana bir videosunu göstereyim dedi. Hemen çıkardı afyonunu ve bir video açtı.

Masumiyetine Aşkım

Şu anda evinde her gün değişen, her gün biraz daha büyüyen küçücük bir bebeği, ufacık bir çocuğu olup da hala mutluluğu arayan ya da mutluluğun ne olduğunu bilmediğini söyleyen varsa şaşırırım.

Gerçek mutluluk ne ulaşılması beklenen hayallerde, ne para pulda, ne de tek tek tırmanılan başarı basamaklarında oysa. Gerçek mutluluk ufacık gözlerden fışkıran o sevgi dolu bakışın masumiyetinde. O gözler öyle gözler ki bıraksalar sonsuza dek o gözlere bakabilirim. Bir sevgilinin gözlerine bakmak gibi değil sadece ya da sevgiliye duyulan aşkın heyecanı gibi değil... O gözlerde kaybolmayı dilemek ruhunu temizlemek gibi, tüm günahlarından arınmak gibi, o masumiyetin içine hapsolup mecburen masum olmak gibi... Bu masumiyete hapsolmak dünyanın en güzel tutukluluğu gibi.

23 Şubat 2012 Perşembe

Kariyer Uğruna

Son zamanlarda kendimi neden hep ağlarken buluyorum. Bu duygusallık bana ağır gelmeye başladı. Ağladığım şeyler öyle ciddi şeyler olsa gam yemeyeceğim ama bazen o kadar ipe sapa gelmez, saçma sapan şeyler oluyor ki gözyaşlarım akarken bir yandan kendime inanamıyorum.

Bugünkü ağlama sebebim de yine ağlamasam iyiydi türünden ama tutamıyorum kendimi. Sanki benim elimde olmadan otomatik olarak açılıp kapanan çeşme gibi gözyaşlarım. Ağlamaya başlayışımdan saniyeler önce az sonra ağlayacağımı ön göremiyorum. Şu benim tez meselesi iyice yılan hikayesine döndü ve moralim inanılmaz bozuldu. Moralimi bu kadar bozan tez değil aslında, normal şartlarda olsam kafama takmazdım bile. Uzatmak, yüksek lisansın şanındandır der avuturdum kendimi lakin ben hamileyim. Yakında bir bebeğim daha olacak inşallah ve ben bir elimde bebek, bir elimde 2 yaşındaki kızım yüksek lisans için koştururken inanılmaz zorlanacağım. Hem ikisini birden nasıl bırakırım, ikisini birden nasıl yüklerim kayınvalideme. Hem daha yeni doğan bebeğimi en azından birkaç ay bırakamam ki.

22 Şubat 2012 Çarşamba

27.Hafta: Kendini Fazla Yormamalı

Bu hafta itibariyle 3. Trimester'a girmiş bulunuyorum. Son kavşak diyorum artık çünkü göz açıp kapayıncaya kadar geldik bugünlere, bundan sonrası da uzun sürmez sanmıyorum.

Bu hafta biraz ağrı yaşadım, hele ki bir akşam beni yataklara düşürecek kadar şiddetliydi. Tecrübeli olduğum için pek panik yapmıyorum ve o gün hani pek ev işi yapmayı sevmesem de iş yapasım tutmuştu. Sürekli ev işi modunda değilimdir ama olduğumda da pek durmak bilmem. Sanırım artık ev işi olayını düzen ve ciddiyete oturtmam gerek. Ara sıra bir yardımcı dahi gelse bir kadının evde yapacağı şeyler bitmez.

20 Şubat 2012 Pazartesi

Kitap Okumak Aşkına

Henüz anne karnındayken bir bebeğin hem fiziksel hem de ruhsal gelişiminin başladığı artık biliniyor. Öyle ki, daha anne karnında çocuğun psikolojik, ruhsal ve davranışsal karakterinin oluştuğu söyleniyor. Annenin hamileyken içinde bulunduğu şartlar, stresten uzak durması, huzurlu bir hayat yaşamasının önemi ve anne psikolojisinin bebeği daha anne karnında etkileyeceği belirtiliyor.

Amacım burada bilimsel bilgi vermek değil elbette çünkü benim tüm paylaşımlarımın odak noktası kendim ve tecrübelerim üzerine kurulu yani tamamen kişisel bir şey. İşte bende tüm bunlara inanıyorum hatta bazı kaynaklarda annenin okuduğunun, dinlediğinin ve düşündüğünün bile önemi vurgulanıyor. Bilimsel kaynakların yanında okuduğum dini kaynaklarda da hamile bir bayanın yanında son derece sakin davranıp konuşulması gerektiği, güzel şeylerden bahsedilmesi gerektiği ve olumsuz davranışlardan kaçınılması gerektiği yazıyordu.