28 Şubat 2011 Pazartesi

Aman kızım hasta olmasın

Dünden beri hastayım tam bir soğuk algınlığı. Gerçi ben bunu hak ettim şimdi pişmanım daha dikkatli olmadığım için. Çok şiddetli bir durum olmadığı için bol vitaminli meyvelerle bu durumu atlatmaya çalışıyorum.
Şuan en büyük korkum kızım. Bu hastalığın ona da bulaşmasından o kadar çok korkuyorum ki. Ama hep dipdibeyiz aramıza iki metre bile uzaklık girmesi imkansız. Çok fazla kucağıma almamaya çalışıyorum en azından o ortalığı yıkmadıkça şöyle böyle oyalamaya çalışıyorum, kucağımdayken gelen hapşırmaları içimde tutuyorum, öksürmüyorum. Kimi zaman nerdeyse ağzımın içine girecekmiş kadar yaklaşınca nefesimi tutuyorum. Bebek hastalığı gerçekten çok zor bunu 2 ay önce hastanede bile yatması gerekecek kadar derinden yaşadığım için daha da paniğim.
Aynı zamanda yorgun ve hasta halimle kızımla ilgilenmek zorlaşıyor benim için, bir de haftaya kadar hazırlamam gereken önemli bir sunum var ve derse yoğunlaşamayacak kadar bitkinim. En azından kızım bana uzak uykuya yakın olsun diye uğraşıyorum. O da sanki benim bu isteğimi tersine çevirip benimle inatlaşmak için dün akşam her zamanki gibi uyuduktan sonra gece yarısı uyanıp 2 saat ayağa dikti bizi. Üstelik babası ne yaptıysa uyutamadı ve yine elime kaldı küçük hanım. Nedenini hiç çözemedim, üst dişlerde geldi artık. Ev mi? Oldukça dağınık ama zaten olan azıcık enerjimi de kızım aldığı için şuan elimden fazlası gelmez.
Bu arada nane-limondan nefret ediyorum ve hala içmemek için direniyorum.

27 Şubat 2011 Pazar

Kızımla Yolculuk = Kabus

Bu yazıyı kendini sonunda eve atabilmiş olmanın mutluluğu ve aynı zamanda büyük bir yorgunlukla yazıyorum. Bu akşam sevdiğimiz bir dosta yemeğe davetliydik. Gideceğimiz yer Anadolu yakasıydı yani aşılması gereken uzunca bir yol vardı önümüzde lakin kafamızda 1 saatte gideriz şeklinde planladığımız yolu malum İstanbul trafiği sebebiyle 2,5 saatte gidebildik.
Kızım… kızım son zamanlarda inanılmaz değişti yolculuklar konusunda. Arabaya binip koltuğuna yatırdığım an başlıyor ağlamaya. Önce bir şekilde oyuncak vs. verip oyalamayı başarıyoruz ama çok kısa sürüyor bu oyalanma. Mızmız, ağlayan, bunalan ve bunaltan bir varlık haline dönüşüveriyor. Çare bulamadım bir türlü, ağlamak ama nasıl ağlamak yırtıyor ortalığı ve mecburen ara ara kucağıma almak zorunda kaldım. Bu koltukların güvenlik açısından ne kadar önemli olduğunu biliyorum ve kara kara düşünüyorum bu hal ne kadar sürecek diye. Daha yola çıkınca başlıyor huysuzluğa ve yol uzadıkça huysuzluk artıyor artıyor ve annenin kucağında bile başa çıkılmaz bir hal alıyor.
Bu akşamki misafirliğimiz daha varmadan yolda kızımın üstünü başını batırmasıyla zehir olmaya başlamıştı bile. Köprüye az kala sağa çekip kızımın nasıl olduğunu bir türlü anlayamadığım bir şekilde altını ve bununla beraber üstünü başını batırışını temizledim. Arabada iki büklüm ben, bir de onu tamamen soyup yeniden giydirmek hatta üzerinden çıkan kirli kıyafetleri de çöp etmek zorunda kaldım. Bu kısım araba içinde olunca daha bir felaket hal alıyor.
Dönüş yolunda da normalde gece uyku vakti geldiği için yolculuk başlar başlamaz uyuyan kızım son birkaç zamandır uyumaz oldu. Bu gece de aynı şekilde uyumadı ve yolun yarısını tamamen ağlayarak geçirdi. Sanırım kızım arabadan ya da yolculuktan ya da ne olduğunu bilmediğim bir şeyden nefret ediyor artık. Halbuki doğduğu günden beri sürekli arabayla bir yerlere gitmemize rağmen.
ÜzgünümL Çünkü kızımla araba yolculuğu benim için ve onun için tam bir işkence, üzgünüm ben bu şekilde nasıl tatile çıkabilirim, yarım saatlik yolda bile durduramaz olduğum kızım uzun yolda nasıl durur… Gerçekten kara kara düşünüyorum…

24 Şubat 2011 Perşembe

Bin Muhteşem Güneş

Bu sıra o kadar yoğunum ki ve sanırım bundan sonra da böyle devam edecek. Geçenlerde sevgili deli anne yazmıştı Pepela’nın başına gelenleri. Libya'da olanlardan çoğumuzun haberi vardır sanırım. Kızımın süt annesiyle bu duruma çok üzüldük ve sohbet sırasında bu olayın ona “Bin Muhteşem Güneş”i hatırlattığını söyledi bana. Ben bu kitabı okumamıştım ama konuyu anlatınca merak ettim. Zaten bu sıra kitap okumak istiyordum artık yakınıyordum çünkü kızımdan fırsat bulmak benim için oldukça güç oluyor. Onun olmadığı zamanlarda da zaten yapacak iş çok hele artık bir de çalışılması gereken yığınla ders varken. Ertesi gün hemen ki bu 2 gün öncesine tekabül ediyor aldım kitabı. Şuan kitabın yarısına geldim ama aldığıma pişman mıyım ne...
Ya ben aylar sonra böyle bir kitap okumanın vermiş olduğu aşkla ya da kitap oldukça sürükleyici ve heyecanlı olduğundan kitabı elimden bırakamıyorum. Kitaba yapışık yaşıyorum diyebilirim. Kızım ve bana bir de kitap katıldı, 3 yapışık olduk. Tabi arada kitabı kemiren kızımın elinden de kurtarmaya çalışıyorum. 1 dk. bir şey bekleyeceksem bile ayakta da olsam açıyorum kitabı okuyorum hatta bugün derse gelen hocayı bile fark etmemişim, o denli dalmışım yani. Bir an önce bitmesini ve bu durumdan kurtulmayı istiyorum.
Gençken güzeldi, çocuksuzken güzeldi böyle bağımlılıklar. Bazen bir kitap olur ve bitirmeden ruhun huzur bulmaz. Geçen saatlerin farkına bile varmazsın, sanki 2 saat 10 dk. da geçmiş gibi hissedersin, zaman o kadar az gelir ki. Ama anneyken olmuyor çünkü anne moduna çok ağır geliyor bu bağımlılık. Boş vakitlerinde açacaksın, okuyacaksın ama ayracı arasına koyup kapatırken de aklını kitapta bırakmış devam etmeyeceksin hayatına. Anneyken çok zor oluyor böylesi hele bir de kitaptan ayrılamıyorsan. İlk kez okumaktan yorulduğumu hissettim. Bu sadece bana mı böyle oluyor bilmiyorum belki de uzun bir aradan sonra başladığım için ya da belki bebeğim hala çok küçük olduğu için. Bir yandan da bu keyifli okuma işini çok özlediğimi fark ettim. Sanırım fazla kaptırmadan okumayı öğrenmekten başka şansım yok.

22 Şubat 2011 Salı

Efkarlıyım...

Bazen çok ağlayasın oluyor ama ağlamıyorsun ve gözlerinde bir bulutla kalakalıyorsun. Bazen çok acıyorsun, çok özlüyorsun , hem zaten çok seviyorsun ama bir daha… işte bir daha diye bir şeyin artık olmayacağını bildiğin için yanıyorsun. İnsan olmanın en güzel yanı ne diye sorsalardı cevabım, çok mutlu olabilmek ve çok acı çekebilmek olurdu. İnsan olmanın en insan yanı hem gülüp hem ağlayabilmek. Efkarlıyım ama yan odada bir prenses yatıyor ve az sonralarda uyanabilir, acıkabilir, kucağımı isteyebilir… O olmasaydı eğer hadi derdim vuralım kendimizi sahile, yanımızda bir de nargile, önümüzde en demlisinden bir küçük bardak çay… of of hayali bile o kadar güzel ki. Ama sadece hayal çünkü yan odada sadece bana bağımlı bir prenses uyuyor. Ben o doğduktan sonra en acı çektiğim günde bile onun gözlerine bakıp gülmek zorunda kaldım, ben ondan sonra hiç efkarın dibini bulamadım, ben ondan sonra nargile de içemedim ve bu hayalin kıyısından bile geçemedim. Ben ondan sonra yüzümdeki gülümsemeyi hiçbir zaman eksik edemedim.
Ama ne güzel şiirdi o öyle hani Yusuf Hayaloğlu’nun Neylersin şiiri…
Şimdi kulağımda o şiirden bir mısra;
Bize hep acılar kaldı, bize hep yağmur
Unutmasan bile artik unutur gibi yapacaksın
Ve buruşturup buruşturup attığım kağıtlarda
Hiç bitiremediğim bir şiir olarak kalacaksın…
………..

21 Şubat 2011 Pazartesi

Kavanoz Mama Polemiği

Günümüzde fazla gıda çeşitliliği, sürekli ve zamansız üretim dolayısıyla artık yediğimizi içtiğimizi daha bir sorgular olduk. Özellikle artık meyve ve sebzelerde eski tat, şekil ve kokuyu bulamamanın yanı sıra bir de organik sektörü oluştu. Bir organik ürün tüketicisi olarak kesinlikle hem tat hem koku olarak diğerlerine göre farklı olduğunu söyleyebilirim. Her ne kadar organik ürünler üzerine şaibeler dönse de ve bunun da artık ranta dönüştürüldüğü herkes tarafından fark edilse de ben yine de hadi olsun da kötünün iyisi olsun deyip organik olanı tercih ediyorum. Özellikle GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) ‘nun hayatımıza girmesiyle paniğim iki kat arttı. Çünkü insan üzerindeki uzun vadeli etkileri henüz bilinmemekle beraber doğal olmayan ürünler elde edilmesi de tartışma konusu.
Ben bebek mamaları konusunda da oldukça temkinli davranıyorum. Özellikle iki yabancı markanın organik olan ürünlerini tercih ediyorum. Organik olan kavanoz mamalarını da kızıma gönül rahatlığıyla yediriyorum. Çoğunlukla her şeyin en iyisi evde hazırlanandır inancım var ve kendi keyfimce içeriğindeki her şeyi belirlemek de bir avantaj. İçime sinen en sağlıklı ürünlerle hazırlıyorum kızımın yiyeceklerini ama ne hazırlarsam hazırlayım %100 doğal olmadığını da biliyorum. Çünkü artık gıdamız her koldan yapaylıkla sarılmış durumda. En azından bu yazımda bahsettiğim gibi dikkat ediyorum. Bebeğe yönelik hazırlanan kavanoz mamalarının üretiminde “bebek ürünü” olması nedeniyle daha da dikkatli olunduğuna ve özellikle organik olanların daha sağlıklı olduğuna inanıyorum. En azından araştırmalarım sonucu sanıldığı gibi içeriğinde koruyucu ya da katkı maddesi içermediğini ve vakumlama sistemiyle havası tamamen alınarak uzun süreli saklama koşulları oluşturulduğunu biliyorum. Aldığım her ürünü içeriğini inceleyerek gerçekten içime siniyorsa alıyorum. Zaten sadece bir yere giderken hazırlıksızsam ya da çok gerekli durumda sebze püresi ve meyve sevmediği için kimi zaman meyve püresi kavanozlarından veriyorum kızıma. Meyve yerken keyif almayan kızım en azından keşfettiğim bazı kavanoz mama meyvelerini severek yiyor ve bu da benim içime siniyor.
Türkiye son yıllarda bu kadar çok gıda çeşitliliğine kavuştu ve bu kavanoz mamaların piyasaya girişi de çok uzak bir tarih değil anımsadığım kadarıyla. Oysa yurt dışında çok eski tarihlere dayanıyor kavanoz mama varlığı. Özellikle 20 yıl sonra etkisini gösterecek zararlardan vs. bahsedildiğini okudum. Bir ilacın deneysel aşaması için geçmesi gereken ortalama süre bile 10 yıldır. Yakında 50 yıl diye bir şey atacak birileri ortaya bende boşversene 50 yıl daha yaşayım bana yeter diyeceğim artık. Ayrıca yurtdışında yaşayıp şuan 30 yaş civarında olan ve bebekliğini bu kavanoz mamalarla geçirmiş çok sağlıklı kuzenlerim var.
Yani kavanoz mama, hazır mama vs. yiyen bebeklere zehirleniyormuş muamelesi yapılmasından ve  anne sütü alamadığı için hazır mama tüketen bebeklere yine zehirleniyormuş muamelesi yapılmasından çok ama çok sıkıldım. Sanki o bebekler ilerleyen yıllarda çok hasta, çok sağlıksız vs. olacakmış gibi vah vah yapılmasından da sıkıldım. Sadece anne sütüyle beslendiği halde köy şartlarında, temiz hava ve sağlıklı gıdayla beslenip kanser olanı da gördüm, sadece hazır mamayla beslenip son derece sağlıklı olanı da. Ben organik yediririm ya da bu kavanoz mamanın organiğine güvenirim, başka anne organik takıntısı olmadan pazardaki her türlü sebzeyi alıp yedirir ama kavanoz mama yedirmez, bir başka anne sadece ama sadece organik ve ev yapımı yedirir ya da bir başkası tam tersi... Herkes annedir ve anne olan herkes evladı için en iyi olanını düşünür buna eminim. Herkes evladını sağlıklı beslediğine inanır ve kimse al sana zehir veriyorum diye beslemez çocuğunu. Ayrıca kimse kimseye de sen çocuğunu zehirliyorsun, düşüncesiz, kötü anne gözüyle bakamaz ve kimse kimsenin anneliğini de sorgulama hakkına sahip değildir.
Herkes tercihini istediği yönde kullanabilir ama sırf bazı ürünleri karalamak için atıp tutmamalı diye düşünüyorum. Eğer kavanoz mama ya da başka bir şeyle ilgili kesin emin olunan bir bilgi yoksa, en azından içeriğindekilerle ilgili ölümcül olduğuna ya da bebeğin gelecekteki sağlığını tehdit edeceğine yönelik yapılmış bilimsel bir çalışma yoksa ki olsa sanırım piyasada satışa sunulması imkansız olur, isteyen yedirmesin ama şöyleymiş böyleymiş diye de olmadık şeyler söylenmesin. Pazarda bulunan 4x4 lük kış domateslerini, kış kabaklarını, kış salatalıklarını buyrun konuşalım hatta saçlarını bilim yolunda beyazlatmış profesörlerimizin bu konudaki söylemlerine de kulak verelim ama olmayanı oldurmaya uğraşmayalım. Bugün hazır mamayla beslenen çocuklara yarın sağlıksızlıktan ölecekmiş gözüyle bakmaktan vazgeçelim.

Kariyer yapan anne nasıl olur?

Çalışan annenin genelde belli bir işi ve iş yükü vardır. Çalışma saatleri bellidir, düzeni vardır. Çocuğunu bırakmak zorundadır, sabah gider akşam döner. Onun hayatı da çok yorucudur aslında. Eğer şanslıysa çok sevdiği ve keyif aldığı bir işi vardır, belki zorunludur, belki sadece istediği içindir, belki kariyer amaçlı ama bir şekilde o da aklında gün boyu çocuğuyla yaşar.
Peki ya okuyan, üniversitede kariyer yapan anne? Hele ki lisansüstüyse ne yapar. Hazırlaması gereken tonla ödev, sunum, projeyle beraber bitirmesi gereken bir de tez olan anne ne yapar? Hele benim gibi daha dün ay ben nasıl gideceğim, ay ben kızımdan ayrılamam, ay ben azcık bi ders alayım bitiririm işte 5 yılda modundan okula gidip işin içine girdikçe kendini Tübitak projesine asistan olmak için danışmanına yalvarırken bulan kişi ne yapar? Hele bir de blog yazma bağımlılığı kazandıysaJ
Kendimden anlatıyorum bu da çok zor. Yapmam gerekenleri yapmak için kızımın uyumasını beklemekten başka hiçbir şansım yok. Gündüz o uyurken evin düzeni, yemek vs. hallolması gereken işler var zaten. Akşam da ya oturup bir keyif yapmadan bunları yapmak zorundayım ya da o keyfin ardından gecenin derinliklerine uzanan bir çalışma zamanı oluşturmalıyım. Gecenin derinlerine girdikçe sabah kızım sayesine hiç değişmeyen kalkış saatleriyle bir zombi modu kaçınılmaz son oluyor. Dolayısıyla daha şimdiden böyleyken yarın öbür gün çalışan anne gibi hem tüm günümü verip hem de evde ders çalışmaya devam edince nasıl olacak diye düşünmeden edemiyorum.
Yani zor, emeksiz yemek olmaz ama çok emek lazım çok… neyse benim ders çalışmam lazım ama uykum geldiJ

20 Şubat 2011 Pazar

Kitap: Yavru Tavşan

Geçenlerde okul dönüşü dayanamadım girdim ünlü bir kitapçıya. Zaten kitaplar arasında kaybolma sözüm vardı ya onu da gerçekleştirmek istedim. Tabi yine kendimi çocuk kitapları arasında buldum. Kızım için “Yavru Tavşan” dokun ve hisset bebek kitabını aldım.

Kitaptaki hayvan resimleri çok gerçekçi geldi bana. Tavşan, ceylan, yavru ördek, rakun, kirpi ve kuzu var. Tavşan, ördek ve kuzunun kürkü, ceylanın burnu, rakunun üstüne tırmandığı kütük ve kirpinin dikenleri dokunmatik:)) işin esprisi tabi dokununca hissedilecek şekilde özel tasarlanmış. Bir de ufak tanıtıcı cümleler var bu hayvanlarla ilgili. Kızım da, ben de çok sevdik. Ne gariptir ki acayip eğleniyorum bu kitaplara kızımla göz gezdirip ona bir şeyler anlatırken. İçimde sakin bir huzur hissediyorum, onunla beraber bir hayal dünyasına giriyorum sanki. Sevdim ben çok sevdim bu anneliği.

19 Şubat 2011 Cumartesi

Filistin'de Anne Olmak

Bu akşam eşimle hadi dedik sinemaya gidelim. Kızımı görümceme ve teyzeme emanet ettikten sonra düştük yola. Zaten kızımın uyku saatiydi, yokluğumda uyuyacaktı nitekim öyle de oldu. Bu sıra gündemde olan iki film “Aşk Tesadüfleri Sever” ve “Kurtlar Vadisi Filistin”. Aşk Tesadüfleri Sever’in sonunu öğrendikten sonra bünyemin şu sıra böyle bir sonu kaldıramayacağına emindim. Eşimin de isteği yönünde Kurtlar Vadisi’ne gittik ki yağmurdan kaçarken doluya tutuldum diyebilirim.
Filmdeki yoğun aksiyon ve bol silahlı sahneler pek tarzım olmasa da konu beni etkilemeye yetti. İnsan yanım etkilendi, müslüman yanım etkilendi ama anne yanım işte o bambaşka etkilendi. O an aklıma sadece şu geldi; ben evde yatağında mışıl mışıl uyuduğunu bildiğim kızımda aklımın yarısını bırakmış orada oturuyorken Filistin’li anneler bu duygumu öğrense ne hissederdi acaba? Orada belki sokakta, belki de ev baskınında hatta belki bombalar altında evladını, bebeğini kaybetme ihtimaliyle burun buruna yaşayan anneler düştü aklıma. Nasıl bir duygudur dedim, anlayabilir miyim ben onları? Hayır benim aklım bunu almadı, alamadı. Ben bugün kızımın her şeyi için en detayına kadar titizlenirken, babaannesinde ya da halasında bırakırken aklım hep onda kalırken, uykusuzluğunu kendime dert ederken, sağlıklı beslenme, düzenli uyku, akıllı-zeki iyi yetişmiş çocuk diye tuttururken oradaki annelerin tek derdi evladının canı ve onu koruma duygusudur herhalde. Orada anne çocuğunu her öğün yedirebiliyor mudur acaba ya da yediğinin ne olduğunun çok da önemi var mıdır? Ben çocuğuma şimdiden yığınla oyuncak almışken oradaki annenin çocuğu sokakta silahlar arasında taşlarla oynuyordur dimi?
Filmi izlerken sahneler arasında kucağında bebeğiyle anneler gördükçe bu duygularla yedim bitirdim kendimi.  Anneyim ama Filistin’de değil. Buna hem şükrettim hem kahroldum. Vicdanımda derin bir sızıyla ah dedim ah!!! Eğer ki ben evde kızımın mışıl mışıl uyuduğunu bilip, onun canından, onun güvenliğinden endişe etmeyeceğim bir  vatanda, bağımsız bir bayrak altında, nöbette dimdik Mehmetçiğim ve bir devletim varsa... buna ne kadar şükretsem az. Sızladım çünkü eğer ben böyleyken böyleysem ya Filistin de anne olsaydım?

15 Şubat 2011 Salı

Biz Neden Böyleyiz?

Bu sıra blog okudukça coşuyorum sanırım. Neşelihaller’in yazısı bu sefer de bana biz neden böyleyiz dedirtti. Bazen yorulduğumu hissediyorum hem de fazlasıyla. Bu kadar detaylı ve ince düşünmek aslında tahmin edilemeyecek kadar zor. En azından bana çok zor geliyor. Çoğu zaman fazlasıyla kendimi kasıyorum ve öyle bir an geliyor ki devrelerim yanıyor. Artık yeter! lerdeyim ben bu sıra. Her yediği özel olmalı bir defa, meyvesi-sebzesi özenle seçilmeli hatta mümkünse uygulanacak karışımlardaki vitamin değerleriyle ilgili de en azından özet bir bilgi sahibi olunmalı. Gündüz ve gece yatması gereken saat neyse o saatte yatmalı. Hele ki standardı 1 saatten fazla geçerse saçlar hafif hafif dikleşmeye başlayıp, delirme saatleri başlamalı. Gece yemesin ne olur yemesin diye elinden gelen ardına konulmamalı. Hatta mümkünse elinden gelmeyen de ortaya konmalı. Yediği içtiği miktarlar günlük ortalama değerlerin altına düşerse yine üzgün yüz ve stres yapmalı. Kayınvalidemin yaptığı gibi çoraplar pijamanın içine sokulmamalı hatta o soktukça ısrarla tarafımdan çıkarılmalı. Hayır asla ama asla yastıkla yatmamalı hatta yokluğumda yatırılma ihtimalini %0’a indirmek için evdeki bebek yastığı dolabın en ücra köşesine tıkıştırılmalı. Kucakta su içirilmemeli, böyle bir eylemde bulunulursa şiddetle engellenip oturtulduktan sonra içirilmeli.
Oysa dün tüm bunları bir kenara bırakıp yemeğin suyuna bandığım minicik hatta o kadar minik ki yarım metre öteden gözle görülmesi imkansız olan ekmeği ağzına verdiğimde yüzünde şaşkın ama mutlu bir ifadeyle bunu yiyen ve aynı eylemi üç kere tekrarlayınca o şaşkın ifade gidip daha da daha da diye yüzüme bakan ama benim aaaaa dahası da olmaz artık tarzındaki yaklaşımımla hadi şimdi muhallebi vakti dememle muhallebiyi yüzüme püskürten kızım sanki bana “anne ne olur kendini de beni de yıpratma ne olur yesem ölür müyüm Allah korusun” tavrıyla beni düşünmeye sevk etti.
Sıkıldım hem de fazlasıyla. Tıpkı süt kızımın annesi gibi bende en sonunda kendim için yaptığım şehriyeli tavuk çorbasından 1 tabak yedirip rest çekeceğim bu duruma. Sanki böyle yapsam içimdeki o gıcık kuralcı ve çok bilmiş anneye karşı büyük bir zafer kazanacağım.
Ama şunu da çok iyi biliyorum ki ben bunu asla yap(a)mayacağımJ

Güncelleme: Geçenlerde kızıma kaynatılıp soğutulmamış olan yani direk bizim içtiğimiz sudan içirdiğini gördüğüm ayşe anneciğime verdiğim tepki hala aklımda. Ona sanki kızımı öldürüyormuş gibi davrandığım için pişmanım:)

14 Şubat 2011 Pazartesi

Yapılacaklar Listesi

Slingomom’dan sonra benim de yazasım geldi. Eğer ölmez sağ kalırsam ve yarın bugünden farklı olmazsa yapacaklarım bunlar. Ama hayat bu hiç belli olmaz. Yarına dair büyük hayaller kurmaya bu saatten sonra gerek görmüyorum. Küçük plancıklarımı yazdım en azından yapılabilitesi (Türkçe’yi katlettiğim için özür dilerim) yüksek olanlar:
1.       Kızımdan fırsat bulur bulmaz kuaföre gideceğim.
2.       Bu günlerde önemli bir olayda yardımcı kadın oyuncu rolü oynayacağım.
3.       Dün fazla ders aldım galiba diye yakınırken yarın bir ders daha vermeleri için öğrenci işlerine gidip yalvaracağım.
4.       Büyüyen kızıma yeni kıyafetler alacağım.
5.       Blog işine fena sardımJ mesleğime yönelik bir blog daha hazırlamaya niyetliyim.
6.       En kısa zamanda sinemaya gideceğim ve bir kitapçıya gidip rafların arasında kaybolacağım.
7.       Ne yapıp edip asistanlık alacağım.
8.       Eskisi gibi kitap okumaya en derin haliyle döneceğim.
9.       Etrafımdaki bütün seslere kulağımı tıkayıp kızımı kendi bildiğimden şaşmadan büyütüp, yetiştireceğim.
10.   Çocuklarım kelimesini kullanacağım ve aynı zamanda kariyer de yapacağım.
11.   Hep telefonla arasam arasam deyip de arayamadığım insanları arayacağım.
12.   Geceleri daha erken yatıp, sabahları sürünmeden kalkacağım.
13.   Çok fazla et tükettiğimi fark ettiğim için bu işe bir son verip vejeteryan takılacağım.
14.   Bu yaz gönlümce güzel bir tatil yapacağım.
15.   Biliyorum bu annelik işinde bazen çok gıcık bir anne profili çiziyorum ama sanırım bu gidişle deneyim kazandıkça daha bir gıcık olacağım.